Abone Ol:

Yasin Suresi Kur’an’ı Kerim’de yer alan 94. suredir. Yasin kelimesinin anlamı ‘ açılmak, genişlemek’ demektir. Vatandaşlar tarafından en çok araştırılan ve okunan surelerin başında Yasin suresi gelmektedir. Peki Yasin suresi okunuşu ve Arapça yazılışı nasıldır? Yasin suresi Türkçe meali oku, Yasin suresi dinle!
Yasin Suresi Arapça yazılışı, okunuşu ve Türkçe meali - Yasin Suresi oku ve dinle! Yasin Suresi'nin fazile...

Yasin suresi meali ve anlamı. Yasin suresi okunuşu, Yasin suresi yazılışı nasıldır, Yasin suresi Diyanet sesli dinle! Yasin Suresi Kur’an-ı Kerim’de okunuşu ve yazılışı en çok aratılan surelerden birisidir. Fazileti ve okumanın sevabı çok fazladır. Türkçe meali bakımından da çok derin anlamlara sahip olan Yasin Suresi’nin Arapça yazılışı ve Türkçe meali nedir? YASİN SURESİ İLE İLGİLİ BİLGİLER NELERDİR? Mekke döneminde inmiştir. 83 âyettir. Sûre, adını ilk âyeti oluşturan ‘Yâ-Sîn’ harflerinden almıştır. Sûrede başlıca insanın ahlâkî sorumlulukları, vahiy, Hz. Peygamber’i yalanlayan Kureyş kabilesi, Antakya halkına gönderilen peygamberler, Allah’ın birliğini ve kudretini gösteren deliller, öldükten sonra dirilme,hesap ve ceza konu edilmektedir. YASİN SURESİNİN KONUSU NEDİR? Hz. Muhammed aleyhisselâmın hak peygamber olduğu ona indirilen Kur’an deliliyle desteklenerek açıklanır; başka peygamberlerin tevhid mücadelelerinden bir kesit verilerek bu uğurda büyük sıkıntılara katlanan Resûl-i Ekrem ve ona tâbi olanlar teselli edilir. Allah Teâlâ’nın birlik ve kudret delillerine ve evrendeki yaratılış sırlarına dikkat çekilerek öldükten sonra dirilme gerçeği ve bunun sonuçları üzerinde durulur. Râzî’nin belirttiği üzere bu sûrenin, İslâm inançlarının üç temel umdesinin (Allah’ın birliği, peygamberlik ve âhiret) en güçlü delillerle işlenmesine hasredildiği söylenebilir. Şöyle ki: 3. âyette –devamındaki delillerle teyit edilerek– peygamberlik müessesesi üzerinde durulmuş; müteakip âyetlerde Allah’ın birliği ve eşsiz gücü, öldükten sonra dirilmenin ve ilâhî huzurda yargılanmanın kaçınılmazlığı ortaya konmuş, son âyette de yine bu iki nokta (vahdâniyet ve haşir) özetlenmiştir. Kur’an’dan bu ölçüde de olsa nasibini alan kimse artık kalbinin payı olan imanı elde etmiş demektir ki bunun tezahürleri de diline ve davranışlarına yansıyacaktır (XXVI, 113). YASİN SURESİ NUZÜL Mushaftaki sıralamada otuz altıncı, iniş sırasına göre kırk birinci sûredir. Cin sûresinden sonra, Furkan sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Yerinde açıklanacak bir sebeple 12. âyetin Medine’de indiğini ileri sürenler de olmuştur. YASİN SURESİ FAZİLETİ Hadis kaynaklarında Hz. Peygamber’den Yâsîn sûresinin faziletine dair nakledilmiş sözler yer alır. Bunlardan biri şöyledir: ‘Her şeyin bir kalbi vardır; Kur’an’ın kalbi de Yâsîn’dir’ (Tirmizî, ‘Fezâilü’lKur’ân’, 7; Dârimî, ‘Fezâilü’l-Kur’ân’, 21; krş. Müsned, V, 26. Diğer bazı rivayetler için bk. Şevkânî, IV, 410-411). İbn Abbas’ın da –bu sûrenin son âyeti hakkında– ‘Yâsîn’in ve onu okumanın niçin bu kadar faziletli olduğunu bilmiyordum; meğer bu âyetten dolayı imiş’ dediği nakledilir (Zemahşerî, III, 294-295). Hadislerin sıhhat durumu tartışmalı olmakla beraber, öteden beri İslâm âlimleri Resûlullah’ın bu sûreye özel bir ilgi gösterdiği kanaatini taşımışlar ve müslümanlar da Kur’an tilâvetinde ona ayrı bir yer vermişlerdir. Bu sebeple Yâsîn sûresi için özel tefsirler kaleme alınmıştır (Ölülere Yâsîn okunmasıyla ilgili hadiste ‘ölmek üzere olanlar’ın kastedildiği kanaati hâkim olmakla beraber, bunu öldükten sonra veya ölünün kabri başında okunacağı şeklinde anlayanlar da vardır, bk. Elmalılı, VI, 4004). YASİN SURESİ ARAPÇA YASİN SURESİ OKUNUŞU Bismillahirrahmanirrahim.1 – Yasin2 – Velgurânilhakim3 – İnnekeleminer murselin4 – Alesıratimmüstegım5 – Tenzilelazizirrahim6 – Litünziragavmemme ünzira âbêühüm fehümğafilün7 – Legadhaggal gavlüâle ekserihim fehümle yü’minun8 – İnne cealne fi ağnegıhim eğlelen fehiye ilelezgani fehüm mugmehun9 – Vecealne mimbeyni eydîhim seddevvemin halfehüm sedden feeğşeyna hüm fehümle yubsirun10 – Veseveün aleyhim eenzertehüm emlem tunzirhüm le yü’minun11 – İnneme tunziru menittebeazzikra vehaşiyerrahmane bilğayb, febeşşirhü bimeğfirativveecrin kerim12 – İnne nahnunujyilmevte venektübü megaddemü veêsêrahüm, vekülle şeyin ehsaynahü fî imamimmübin13 – Vadrib lehum meselen eshabel karyeti iz caehel murselun14 – İz erselna ileyhimusneyni fe kezzebuhuma fe azzezna bi salisin fe kalu inna ileykum murselun15 – Kalu ma entum illa beşerum misluna ve ma enzeler rahmanu min şey’in in entum illa tekzibun16 – Kalu rabbuna ya’lemu inna ileykum le murselun17 – Ve ma aleyna illel belağul mubin18 – Kalu inna tetayyarna bikum leil lem tentehu le nercumennekum ve le yemessennekum minna azabun elim19 – Kalu tairukum meakum ein zukkirtum bel entum kavmum musrifun20 – Ve cae min aksal medineti raculun yes’a kale ya kavmittebiul murselin21 – İttebiu mel la yes’elukum ecrav vehum muhtedun22 – Ve ma liye la a’budullezı fetaranı ve ileyhi turceun23 – E ettehızu min dunihi aliheten iy yuridnir rahmanu bi durril la tuğni anni şefaatuhum şey’ev ve la yunkizun24 – İnni izel le fi dalalim mubin25 – İnni amentu bi rabbikum fesmeun26 – Gîledhulil cenneh gale ya leyte kavmi ya’lemun27 – Bima ğafera li rabbi ve cealeni minel mukramin28 – Ve ma enzelna ala kavmihi mim ba’dihi min cundim mines semai ve ma kunna munzilin29 – İn kanet illa sayhatev vahıdeten fe iza hum hamidun30 – Ya hasraten alel ibadi ma ye’tihim mir rasulin illa kanu bihi yestehziun31 – Elem yerav kem ehlekna kablehum minel kuruni ennehum ileyhim la yarciun32 – Ve in kullul lemma cemi’ul ledeyna muhdarun33 – Ve ayetul lehumul erdul meytetu ahyeynaha ve ahracna minha habben feminhu ye’kulun34 – Ve cealna fiha cennatim min nahiliv ve a’nabiv ve feccerna fiha minel uyun35 – Li ye’kulu min semerihi ve ma amilethu eydihim efela yeşkurun36 – Subhanellezi halekal ezvace kulleha mimma tumbitul erdu ve min enfusihim ve mimma la ya’lemun37 – Ve ayetul lehumul leylu neslehu minhun nehara fe iza hum muzlimun38 – Veş şemsu tecri li mustekarril leha zalike takdirul azizil alim39 – Vel kamera kaddernahu menazile hatta ade kel urcunil kadim40 – Leşşemsu yembeği leha en tudrikel kamera velel leylu sabikun nehari ve kullun fi feleki yesbehun41 – Ve ayetul lehum enna hamelna zurriyyetehum fil fulkil meşhun42 – Ve halakna lehum mim mislihi ma yarkebun43 – Ve in neşe’ nuğrikhum fela sariha lehum velahum yunkazun44 – İlla rahmetem minna ve metaan ila hin45 – Ve iza gıle lehumutteku ma beyne eydikum ve ma halfekum leallekum turhamun46 – Ve ma te’tihim min ayetim min ayati rabbihim illa kanu anha mu’ridin47 – Ve iza kile lehum enfiku mimma razekakumullahu kalellezine keferu lillezine amenu enut’imu mel lev yeşaullahu at’amehu in entum illa fi dalalim mubin48 – Ve yekulune meta hazel va’du in kuntum sadikin49 – Ma yenzurune illa sayhatev vahıdeten te’huzuhum vehum yehissimun50 – Fela yesteti’une tevsiyetev ve la ila ehlihim yarciun51 – Ve nufiha fis suri fe iza hum minel ecdasi ila rabbihim yensilun52 – Kalu ya veylena mem beasena mim merkadina haza ma veader rahmanu ve sadekal murselun53 – İn kanet illa sayhatev vahıdeten feiza hum cemi’ul ledeyna muhdarun54 – Fel yevme la tuzlemu nefsun şey’ev vela tuczevne illa ma kuntum ta’melun55 – İnne ashabel cennetil yevme fi şuğulin fakihun56 – Hum ve ezvacuhum fi zilalin alel eraiki muttekiun57 – Lehum fiha fakihetuv ve lehum ma yeddeun58 – Selamun gavlemmir rabbir rahim59 – Vemtazul yevme eyyuhel mucrimun60 – Elem a’hed ileykum ya beni ademe el la ta’buduş şeytane innehu lekum aduvvum mubin61 – Ve eni’buduni haza sıratum mustekim62 – Ve legad edalle minkum cibillen kesiran efelem tekunu ta’gilun63 – Hezihi cehennemulleti kuntum tu’adun64 – İslevhel yevme bima kuntum tekfurun65 – El yevme nahtimu ala efvahihim ve tukellimuna eydihim ve teşhedu erculuhum bimakanu yeksibun66 – Velev neşau letamesna ala a’yunihim festebekus sırata fe enna yubsirun67 – Velev neşau le mesahnahum ala mekanetihim femestetau mudiyyev ve la yârciun68 – Ve men nuammirhu nunekkishu fil halki efela ya’kilun69 – Ve ma allemnahuş şi’ra ve ma yembeği lehu in huve illa zikruv ve kur’anum mubin70 – Li yunzira men kane hayyave ve yehikkal kavlu alel kafirin71 – Evelem yerav enna halagnâ lehum mimma amilet eydina en’amen fehum leha malikun72 – Ve zellelnaha lehum fe minha rakubuhum ve minha ye’kulun73 – Ve lehum fiha menafiu ve meşarib efela yeşkurun74 – Vettehazu min dunillahi alihetel leallehum yunsarun75 – La yesteti’une nasrahum vehum lehum cundum muhdarun76 – Fela yahzunke kavluhum inna na’lemu ma yusirrune ve ma yu’linun77 – Evelem yeral insanu enna halaknahu min nutfetin fe iza huve hasimun mubin78 – Vedarabelena meselevve nesiye halgah, gale meyyuhyil izame ve hiye ramim79 – Gul yuhyihellezi enşeeha evvele merrati ve huve bi kulli halkin alim80 – Ellezi ceale lekum mineş şeceril ahdari naran fe iza entum minhu tugidun81 – Eveleysellezi halegas semavati vel erda bi kadirin ala en yahluka mislehum bela ve huvel hallakul alim82 – İnnemê enrühû izê erade şeyen eyyegüle lehükünfeyekün83 – Fesubhanellezi biyedihi melekütü külli şeyivveileyhi turceun YASİN SURESİ TÜRKÇE MEALİ Rahmân ve Rahîm olan Allah´ın adıylaYâ Sîn. (1) (Ey Muhammed!) Hikmet dolu Kur’an’a andolsun ki sen elbette dosdoğru bir yol üzere (peygamber) gönderilenlerdensin. (2-4) Kur’an, ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir kavmi uyarman için mutlak güç sahibi, çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir. (5-6) Andolsun, onların çoğu üzerine o söz (azap) hak olmuştur. Artık onlar iman etmezler. (7) Onların boyunlarına demir halkalar geçirdik, o halkalar çenelerine dayanmıştır. Bu sebeple kafaları yukarıya kalkık durumdadır. (8) Biz onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık görmezler. (9) Onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. (10) Sen ancak Zikr’e (Kur’an’a) uyanı ve görmediği halde Rahmân’dan korkan kimseyi uyarırsın. İşte onu bir bağışlanma ve güzel bir mükafatla müjdele. (11) Şüphesiz biz, ölüleri mutlaka diriltiriz. Onların yaptıklarını ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) bir bir kaydetmişizdir. (12)(Ey Muhammed!) Onlara, o memleket halkını örnek ver. Hani oraya elçiler gelmişti. (13) Hani biz onlara iki elçi göndermiştik de onları yalancı saymışlardı. Biz de onlara üçüncü bir elçi ile destek vermiştik. Onlar, ‘Şüphesiz biz size gönderilmiş elçileriz’ dediler. (14) Onlar şöyle dediler: ‘Siz de ancak bizim gibi insansınız. Rahmân hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.’ (15) (Elçiler ise) şöyle dediler: ‘Bizim gerçekten size gönderilmiş elçiler olduğumuzu Rabbimiz biliyor.’ (16) ‘Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.’ (17) Dediler ki: ‘Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlarız ve bizim tarafımızdan size elem dolu bir azap dokunur.’ (18) Elçiler de, ‘Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa uğruyorsunuz?). Hayır, siz aşırı giden bir kavimsiniz’ dediler. (19) Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: ‘Ey kavmim! Bu elçilere uyun.’ (20) ‘Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar hidayete erdirilmiş kimselerdir.’ (21) ‘Hem ben, ne diye beni yaratana kulluk etmeyeyim. Oysa siz de yalnızca ona döndürüleceksiniz.’ (22) ‘Onu bırakıp da başka ilahlar mı edineyim? Eğer Rahmân bana bir zarar vermek istese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar.’ (23) ?’O takdirde ben mutlaka açık bir sapıklık içinde olurum.’ (24) ‘Şüphesiz ben sizin Rabbinize inandım. Gelin, beni dinleyin!’ (25) (Kavmi onu öldürdüğünde kendisine): ‘Cennete gir!’ denildi. O da, ‘Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!’ dedi. (26-27)Kendisinden sonra kavmi üzerine (onları cezalandırmak için) gökten hiçbir ordu indirmedik. İndirecek de değildik. (28) Sadece korkunç bir ses oldu. Bir anda sönüp gittiler. (29) Yazık o kullara! Kendilerine bir peygamber gelmezdi ki, onunla alay ediyor olmasınlar. (30) Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi; onların artık kendilerine dönmeyeceklerini görmediler mi? (31) Onların hepsi de mutlaka toplanıp (hesap için) huzurumuza çıkarılacaklardır. (32) Ölü toprak onlar için bir delildir. Biz onu diriltir ve ondan taneler çıkarırız da onlardan yerler (33) Meyvelerinden yesinler diye biz orada hurmalıklar, üzüm bağları var ettik ve içlerinde pınarlar fışkırttık. Bunları onların elleri yapmış değildir. Hâlâ şükretmeyecekler mi? (34-35) Yerin bitirdiği şeylerden, insanların kendilerinden ve (daha) bilemedikleri (nice) şeylerden, bütün çiftleri yaratanın şanı yücedir. (36) Gece de onlar için bir delildir. Gündüzü ondan çıkarırız, bir de bakarsın karanlık içinde kalmışlardır. (37) Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah’ın takdiri(düzenlemesi)dir. (38) Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur. (39) Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir. (40)Onların soylarını dolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir. (41) Biz onlar için o gemi gibi binecekleri nice şeyler yarattık. (42) Biz istesek onları suda boğarız da kendileri için ne imdat çağrısı yapan olur, ne de kurtarılırlar. (43) Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve bir süreye kadar daha yaşasınlar diye kurtarılırlar. (44) Onlara, ‘Önünüzde ve arkanızda olan şeylerden (dünya ve ahirette göreceğiniz azaplardan) sakının ki size merhamet edilsin’ denildiğinde yüz çevirirler. (45) Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmez ki ondan yüz çeviriyor olmasınlar. (46) Onlara, ‘Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden Allah yolunda harcayın’ denildiği zaman, inkar edenler iman edenlere, ‘Allah’ın, dilemiş olsa kendilerini doyurabileceği kimselere mi yedireceğiz? Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz’ derler. (47) ‘Eğer doğru söyleyenlerseniz bu tehdit ne zaman gelecek?’ diyorlar. (48) Onlar ancak, çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak korkunç bir ses bekliyorlar. (49) Artık ne birbirlerine tavsiyede bulunabilirler ne de ailelerine dönebilirler. (50) Sûra üfürülür. Bir de bakarsın kabirlerden çıkmış Rablerine doğru akın akın gitmektedirler (51) Şöyle derler: ‘Vay başımıza gelene! Kim bizi diriltip mezarımızdan çıkardı? Bu, Rahman’ın vaad ettiği şeydir. Peygamberler doğru söylemişler.’ (52) Sadece korkunç bir ses olur. Bir de bakarsın hepsi birden toplanıp huzurumuza çıkarılmışlardır. (53) O gün kimseye, hiç mi hiç zulmedilmez. Size ancak işlemekte olduğunuz şeylerin karşılığı verilir. (54)Şüphesiz cennetlikler o gün nimetlerle meşguldürler, zevk sürerler. (55) Onlar ve eşleri gölgelerde koltuklara yaslanmaktadırlar. (56) Onlar için orada meyveler vardır. Onlar için diledikleri her şey vardır. (57) Çok merhametli olan Rab’den bir söz olarak (kendilerine) ‘Selam’ (vardır). (58) (Allah şöyle der:) ‘Ey suçlular! Ayrılın bu gün!’ (59) ‘Ey ademoğulları! Ben size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur, diye emretmedim mi?’ (60-61) ‘Andolsun, o sizden pek çok nesli saptırmıştı. Hiç düşünmüyor muydunuz?’ (62) ‘İşte bu, tehdit edildiğiniz cehennemdir.’ (63) ‘İnkar ettiğinizden dolayı bugün girin oraya!’ (64) O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder. (65) Eğer dileseydik onların gözlerini büsbütün kör ederdik de (bu halde) yola koyulmak için didişirlerdi. Fakat nasıl görecekler ki?! (66) Yine eğer dileseydik oldukları yerde başka yaratıklara dönüştürürdük de ne ileri gidebilirler, ne geri dönebilirlerdi. (67) Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz (gücünü azaltırız). Hâlâ düşünmeyecekler mi? (68) Biz o Peygamber’e şiir öğretmedik. Bu ona yaraşmaz da. O(na verdiğimiz) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. (69) (Aklen ve fikren) diri olanları uyarması ve kafirler hakkındaki o sözün (azabın) gerçekleşmesi için Kur’an’ı indirdik. (70)Görmediler mi ki biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar. (71) Biz o hayvanları kendilerine boyun eğdirdik. Onlardan bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yerler. (72) Onlar için bu hayvanlarda (daha pek çok) yararlar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi? (73) Belki kendilerine yardım edilir diye Allah’ı bırakıp da ilahlar edindiler. (74) Onlar ilahlar için (hizmete) hazır asker oldukları halde, ilahlar onlara yardım edemezler. (75) (Ey Muhammed!) Artık onların sözü seni üzmesin. Çünkü biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz. (76) İnsan, bizim kendisini az bir sudan (meniden) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış apaçık bir düşman kesilmiştir. (77) Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: ‘Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek?’ (78) De ki: ‘Onları ilk defa var eden diriltecektir. O her yaratılmışı hakkıyla bilendir.’ (79) O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz. (80) Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir. (81) Bir şeyi dilediği zaman onun emri o şeye ancak ‘Ol!’ demektir. O da hemen oluverir. (82) Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah’ın şanı yücedir! Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz. (83) YASİN SURESİ SESLİ DİNLE Yasin Suresi’ni sesli şekilde dinleyebilir ve tekrar ederek ezber yapabilirsiniz. Sure 8 ayetten oluştuğu için kolaylıkla ezberlenebilir. Sürekli tekrar yaparak da ezber yapabilirsiniz.YASİN SURESİNİ SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ… YASİN SURESİ TEFSİRİ Tâhâ sûresinin ilk âyetinde olduğu gibi buradaki iki harfin mahiyeti ve anlamı hususunda da müfessirler arasında iki eğilim bulunmaktadır. Bir anlayışa göre bunlar, bazı sûrelerin başında yer alan ve ayrı ayrı okunduğu için ‘hurûf-ı mukattaa’ diye adlandırılan harflerdendir (bu konuda bilgi için bk. Bakara 2/1). Diğer eğilime göre ise ‘yâsîn’ ayrı iki harf değil, anlamı olan bir kelimedir. Bu eğilim içinde kuvvetli bulunan görüşe göre bu kelime Arapça’nın bazı lehçelerinde ‘ey kişi, ey insan!’ anlamına gelmektedir; burada kendisine hitap edilen kişi ise Hz. Muhammed’dir. Hatta Saîd b. Cübeyr’den, bunun Resûlullah’ın isimlerinden biri olduğu da rivayet edilmiştir (İbn Atıyye, IV, 445). Bu kelimenin Allah’ın isimlerinden biri olup burada o isme yemin edildiği, söze başlama ifadesi ve Kur’an’ın isimlerinden olduğu görüşleri de vardır (Taberî, XXII, 148-149).Araplar’da yalan yere yemin etmenin dünyanın harabına yol açacak kadar ağır bir kötülük olduğuna inanılırdı. Resûl-i Ekrem de bir hadisinde bu anlayışı teyit etmiştir. İşte bu âyetlerde Hz. Muhammed’in gerçek bir peygamber olduğu bir yemine bağlı olarak ifade edilmektedir; üzerine yemin edilen ise muhataplarınca kendileri tarafından bir benzerinin ortaya konamayacağı anlaşılmış bulunan eşsiz mûcize Kur’ân-ı Kerîm’dir (Râzî, XXVI, 41).’Hikmet dolu’ diye çevrilen 2. âyetteki hakîm kelimesi, ‘muhkem, sağlam; öğütleri, buyruk ve yasakları yerli yerince olan’ şeklinde de anlaşılmıştır (İbn Atıyye, IV, 446).Genellikle müfessirler, ‘ataları uyarılmamış’ ifadesiyle, Hz. Muhammed’in ilk muhatap kitlesi olan Kureyş ve çevresindekilere yakın zamanlarda bir peygamber gönderilmemiş olduğuna işaret edildiği kanaatindedirler (bu konuda ayrıca bk. Secde 32/3; Sebe’ 34/44; Fâtır 35/24). Meâlde esas alınan bu mâna burada geçen ‘mâ’ kelimesinin olumsuzluk edatı sayılmasına göredir. Bu kelimenin mahiyeti ve cümledeki rolü konusundaki farklı kanaatlere göre âyetin aynı kısmına ‘ataları uyarılmış’ veya ‘atalarının uyarıldığı şeyle’ anlamı da verilebilir. Bu takdirde geçmiş devirlerdeki bütün insanlar kastedilmiş olur (Taberî, XXII, 150; İbn Atıyye, IV, 446). Yine bu yaklaşıma göre cümlenin devamı ile uyumu açısından meâlin ‘Ataları uyarılmış ama kendileri gaflet içinde bulunan bir toplumu uyarasın diye’ şeklinde olması gerekir (Zemahşerî, III, 280).Tefsirlerde genellikle, gerçekleşeceği belirtilen ‘söz’den maksadın Hûd sûresinin 119. âyeti ile Secde sûresinin 13. âyetinde geçen Allah Teâlâ’nın ‘Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım!’ şeklindeki yemin ifadesi olduğu belirtilir (meselâ Zemahşerî, III, 280; başka yorumlar için bk. Râzî, XXVI, 43-44).İlk âyette inkârda direnenlerin durumuna ait temsilî bir anlatıma yer verilmiştir. Bunun inkârcıların âhiretteki halleriyle ilgili bir ifade olduğu da ileri sürülmüştür. Fakat müteakip âyette gözlerine perde indirildiğinin ve artık görmediklerinin belirtilmesi bu yorumu zayıflatmaktadır, zira kıyamet günü inkârcılar kendi durumlarının ne kadar kötü olduğunu çok iyi göreceklerdir (İbn Atıyye, IV, 446-447; inkârcıların âhirette kör olmalarının ne anlama geldiği konusunda bk. İsrâ 17/72, 97; Tâhâ 20/124-125). 8 ve 9. âyetlerdeki tasvir için yapılan izahları şöyle özetlemek mümkündür: Pek çok açık kanıta rağmen inatla inkârcılıklarını sürdürenler öyle iç ve dış etkenler, öyle psikolojik ve sosyolojik şartlar ve alışkanlıklarla kuşatılmışlardır ki, boyunlarına çenelerine kadar dayanan boyunduruklar geçirilmiş gibidirler; kafaları yukarı kalkık, gözleri aşağıya kaymıştır; hangi yöne dönseler hidayet ışığına uzaktırlar; böbürlendikleri ve nefislerine tutsak oldukları için Fussılet sûresinin 53. âyetinde sözü edilen delilleri, gerek kendilerini çevreleyen dış âlemdeki gerekse ruhî ve biyolojik yapılarındaki kanıtları artık göremezler. Boyunlarına halkalar geçirildiğinin belirtilmesi, insanın fıtratına yerleştirilen cebrî bir durumdan değil, onların kendi işledikleri suçtan ötürü gördükleri bir karşılıktan söz edildiğini gösterir; zira bunlar birer cezalandırma aracıdır, ceza ise suçun karşılığıdır (başka açıklamalarla birlikte bk. Râzî, XXVI, 44-46; Elmalılı, VI, 4010). Bazı müfessirlere göre 8. âyette, inkârcıların bu tutumlarının onları sahip oldukları imkânlardan başkalarını yararlandırmaktan ve Allah yolunda harcama yapmaktan da alıkoyduğuna işaret edilmektedir (Taberî, XXII, 151; Şevkânî, IV, 413). Halkaların çenelere kadar dayandığı belirtilirken kullanılan ‘onlar’ zamiri bazı müfessirlere göre daha sonra gelen ‘eller’ anlamındaki kelimenin yerini tutmakta ve burada ellerin boyuna bağlanmış halinden söz edilmektedir (Taberî’nin farklı bir kıraatle desteklediği bu yorumun ayrıntısı için bk. XXII, 150-151; Zemahşerî’nin bu yoruma yönelttiği eleştiri için bk. III, 280-281). 10. âyette, Hz. Peygamber’in inkârcılıkta direnenleri iman dairesine sokmakla yükümlü olmadığına, bu gibilerin kendi tercihlerinin sonucuna katlanmak zorunda kalacaklarına işaret edilmektedir (bu konuda ayrıca bk. Bakara 2/6-7).Buradaki ‘ancak’ kaydı, belirtilenler dışındakilerin uyarı kapsamında olmadıkları anlamında değil, uyarının sadece onlara yarar sağlayacağını belirtmek içindir (İbn Atıyye, IV, 448). Müfessirler arasında, bu âyette geçen ‘zikir’ kelimesiyle Kur’ân-ı Kerîm’in kastedildiği kanaati hâkimdir. Bunu Kur’an’daki âyetler veya insanın fıtratını tamamlayan açık kanıtlar şeklinde yorumlayanlar da olmuştur (Râzî, XXVI, 47).Müşriklerin ağır baskıları altında büyük sıkıntılar çeken Hz. Peygamber ve müminler için teselli ve moral kaynağı özelliği taşıyan bu âyet kümesi, yüce Allah’ın eşsiz kudret ve ilmine, ölüleri diriltmeye kadir olanın da, herkesin yapıp ettiklerini bilenin de yalnız O olduğuna özel bir vurgu yapılarak bitirilmektedir. Bazı ilk dönem müfessirleri bu âyetteki ‘ölüleri diriltme’ ifadesinden maksadın şirkten çıkarıp imana eriştirmek olduğunu belirtmişlerdir (Zemahşerî, III, 281). Bir taraftan kişinin bütün yapıp ettiklerinin kayda geçirildiğinin, diğer taraftan da olup bitecek her şeyin zaten Allah Teâlâ’nın ezelî ilminde mâlûm olduğunun belirtilmesinden şöyle bir anlam çıkarılabilir: İnsanın bütün eylemlerinin kayda geçirilmesine yüce Allah’ın ihtiyacı yoktur; bu, insanın bu bilgiyi her zaman göz önünde bulundurup dünya hayatındaki varlığını anlamlandırabilmesi ve her adımını varlık sebebine uygun bir bilinç içinde atması içindir. Bu sayede insan soyut bir ahlâkî görev telakkisiyle baş başa kalmamış olur; yaşanan hayat gibi canlı, her anını kuşatan ve her davranışına yön veren somut bir tasavvurdan güç alır. Yine bu inanç kişiye, insanın metafizik âlemle ilişkisinin sırf Tanrı’ya yalvarılan ve belirli dinî vecîbelerin ifa edildiği zaman dilimlerine hapsedilemeyeceği şuurunu kazandırır, fizik âlemde olup bitenlerle fizik ötesi gerçekler arasındaki sıkı bağı kavramasını kolaylaştırır. Tefsirlerde âyetin ‘gelecek için yaptıkları her şey ve bıraktıkları her iz’ şeklinde tercüme edilen kısmı açıklanırken, bir yandan iyi olsun kötü olsun insanların bütün işlediklerinin tesbit edildiği belirtilir; diğer yandan da kişinin öbür dünyada karşısına çıkacak amel defterinin ölümle kapanmadığı, yararlı bir bilgiyi öğretme veya kaleme alma, bir imkânını vakfedip kalıcı hayır yapma, insanların faydalanacakları hizmet binası, cami, misafirhane, köprü vb. iyi eserler bırakmanın yahut bazı zalim yöneticilerin yaptığı gibi insanların eziyet çekmesine, zarara girmesine veya Allah yolundan sapmasına sebep olacak usuller ihdas etmek suretiyle geride kötü izler bırakmanın –bu iz ve eserler varlığını koruduğu sürece– insanın sorumluluk hanesine olumlu veya olumsuz puanlar halinde kaydedildiği üzerinde durulur (Zemahşerî, III, 281; Şevkânî, IV, 414). Bu bakımdan âyeti ‘ölmeden yapıp tükettikleri, bitirdikleri ile izi ve eseri devam eden bütün işlerini (amellerini) …’ şeklinde çevirmek de mümkündür. Hz. Peygamber’in şu meâldeki hadisi insanların yararı devam ettiği sürece sevabı da yenilenen hayır faaliyetlerine yoğun biçimde yönelmelerinde ve özellikle vakıf kurumunun gelişmesinde çok etkili olmuştur: ‘İnsan öldükten sonra amel (defteri) kapanır; yalnız şu üç şeyin sevabı devam eder: Sadaka-i câriye, yararı sürekli olan ilim ve ölenin ardından dua eden hayırlı evlât’ (Müslim, ‘Vasiyet’, 14; Tirmizî, ‘Ahkâm’, 36). Fakat bu hadiste amel defterinin kapanması sevapların yazılması açısındandır. Birçok müfessirin konumuz olan âyetin yorumu sırasında belirttiği üzere, başkalarının kötülük işlemesine sebebiyet verecek kötü bir yol açanlar da bu âyetin kapsamındadırlar ve etkileri öldükten sonra devam eden bu kötülüklerden ötürü veballeri de artmaktadır. Nitekim Peygamber efendimiz şu hadisinde başkalarını etkileyecek çığır açmanın iki şeklini de ayrı ayrı ifade etmiştir: ‘Kim iyi bir uygulamaya öncülük ederse, kendisine hem o davranışın hem de kıyamete kadar onu örnek alan kimselerin sevabı verilir. Yine kim kötü bir uygulamaya öncülük ederse, kendisine hem o davranışın hem de kıyamete kadar onu örnek alan kimselerin günahı yüklenir’ (Müslim, ‘İlim’, 15, ‘Zekât’, 44, 69; Müsned, IV, 362). ‘Ana kitap’ diye çevrilen imâm kelimesi, ‘delil niteliği taşıyan, kendisine uyulan kitap’, ‘levh-i mahfûz’ ve ‘amel defterleri’ gibi mânalarla açıklanmıştır (İbn Atıyye, IV, 448). Yüce Allah’ın kendi ilmini sözlükte ‘öncü, kendisine uyulan’ anlamlarına gelen bu kelimeyle nitelemesi, rabbânî irade ve kudretin ilişkili olduğu her şeyin ona uygun biçimde cereyan ettiğini belirtmek içindir (İbn Âşûr, XXII, 357; bu hususun insanın mesuliyeti ile ilişkisi hakkında bk. Fâtır 35/11; irade ve kader konusunda bilgi için bk. Bakara 2/7; Enfâl 8/17-23). Ensardan Selemeoğulları’nın yerlerini yurtlarını terkedip Mescid-i Nebevî çevresine yerleşmek istemeleri üzerine Resûlullah bunu uygun görmemiş ve onlara ‘Kendi bulunduğunuz yerde de yaptıklarınızın izleri kayda geçirilir’ buyurmuştu. Bazıları bu olayı delil göstererek bu âyetin Medine’de indiğini ileri sürmüşlerdir. Halbuki Hz. Peygamber’in bu âyetteki ifadeyi Medine’de geçen olayda kullanmış olması onun Medine’de indiğini göstermez (İbn Atıyye, IV, 445, 448).Kendilerine üç peygamber birden gönderilmesine rağmen inkârcılıkta direnen, üstelik onlara iman eden kişiyi horlayan –hatta muhtemelen onu hunharca öldüren–, bu yüzden de feci bir ilâhî cezaya çarptırılan bir belde halkının durumu, Hz. Muhammed’in peygamberliğini reddetmekte ısrar eden ve ona inananları ağır baskılara mâruz bırakan ve kendisini de öldürmeyi düşünen Mekke müşriklerinin gözleri önüne bir ibret levhası olarak konmaktadır. ‘Şehir halkı’ şeklinde tercüme edilen ashâbü’l-karye tamlamasında nerenin kastedildiği kesin olarak bilinmediği için bu tamlama dinî eserlerde oranın ahalisini ifade eden bir terim haline gelmiştir. ‘İnsanların toplandığı yer’ mânasına gelen karye kelimesi, daha çok köy ve kasaba gibi küçük yerleşim merkezleri için kullanılır; fakat Kur’an’da Mekke ve Kudüs gibi şehirler için de kullanılmaktadır. 20. âyetteki ‘şehrin öbür ucundan’ ifadesi burada sözü edilen yerleşim yerinin de şehir büyüklüğünde olduğunu düşündürmektedir. Halkın iki elçiyi dinlememesi üzerine bir üçüncüsü gönderilmiş, 14-19. âyetlerde özetlenen diyalogdan anlaşıldığı üzere şehir halkı, hakaret ve tehditlerle dolu bir üslûp kullanarak inkârcılıkta direneceklerini açıkça ifade etmişlerdir. Bu tutumun elçilere karşı bir eyleme dönüşmesinden endişe ettiği anlaşılan ve onlara inanan bir müminin ikna edici sözlerle onları elçilere tâbi olmaya çağırması da fayda etmemiş, âyetin ifade akışından anlaşıldığına göre o da şehir halkınca öldürülmüştür. Kur’ân-ı Kerîm’de ve sahih hadislerde burada sözü edilen şehrin neresi, ahalisinin ve gönderilen elçilerin kimler olduğuna dair bilgi bulunmamaktadır. Tefsirlerde söz konusu yerleşim merkezinin Antakya ve gönderilen elçilerin ise Hz. Îsâ’nın havârileri olduğu belirtilir; buna göre karye halkı da Romalılar olmaktadır. Fakat 14. âyette elçilerin Allah tarafından gönderildiği ifade edildiğine göre bunların Hz. Îsâ tarafından yollanan havâriler şeklinde anlaşılması isabetli olmaz. Kaldı ki Yeni Ahid’de Antakya’ya gittiği belirtilen Barnabas, Petrus ve Paul’ün oraya gidişleri Îsâ’nın semaya urûcundan sonra olmuştur yani bunlar onun tarafından da gönderilmiş değildirler. Öte yandan havâriler Antakya’da herhangi bir direnişle karşılaşmamış, bu yerin halkı Hz. Îsâ’ya inanmakta gecikmemiş ve şehir bir müddet sonra Hıristiyanlığın belli başlı merkezlerinden biri olmuştur (bk. Resullerin İşleri, 11/19-26, 14/8-28, 15/22, 35-36. Elçilerin isimleri, Allah tarafından mı Hz. Îsâ tarafından mı gönderildikleri ve karşılaştıkları muamele hususunda müfessirlerin verdikleri bilgiler birbirini tutmamaktadır, meselâ krş. Taberî, XXII, 156; Râzî, XXVI, 54; İbn Atıyye de zikredilen bu bilgiler sağlıklı olmadığı için kendisinin ihtisar yolunu tuttuğunu belirtir, IV, 450). Müfessirlere göre elçilerin tebliğini kabul edip onlara uyulmasını tavsiye eden mümin kişinin adı Habîb b. Mûsâ, Habîb b. İsrâil veya Habîb b. Mer’î’dir. Başka mesleklerden de söz edilmekle beraber daha çok marangoz (neccâr) olduğu belirtildiğinden bu kişi İslâmî kaynaklarda Habîb en-Neccâr diye anılır. Hatta İbn Âşûr 1078 yılında meşrık hattıyla istinsah edilmiş bir mushaf gördüğünü ve burada Yâsîn sûresine, ‘Habîb en-Neccâr sûresi’ başlığının konmuş olduğunu yazmaktadır (XXII, 341). Bazı eserlerde Habîb’in günlük kazancının yarısını ailesine ayırıp diğer yarısını hayır yolunda harcadığı, cüzzam hastalığına yakalandığı için şehirden uzak bir yerde oturup ibadetle meşgul olduğu, sözde mâbudların ahşap heykellerini yapan bir dülger iken elçilerin mûcizelerini görünce hidayet bulduğu, halkı da iman etmeye çağırınca taşlanarak, linç edilerek veya hızarla kesilerek öldürüldüğü, bir keramet olarak kesilmiş başını eline alıp dolaştığı gibi rivayetler yer alır. Antakya yöresi halkı, çok ziyaret edilen ve ona ait olduğu sanılan bir kabrin bulunduğu Silpius dağına onun adını vermişlerdir. Yeni Ahid’de (bk. Resullerin İşleri, 11/28, 21/10) sözü edilen Agabus’un Habîb en-Neccâr olduğu ileri sürülmüşse de bunu ispat eden bir delil bulunmamaktadır. Kıssanın amacı, ilâhî mesaja kulak tıkamakta ısrar eden ve Allah’ın elçilerine karşı bağnaz bir tutum sergileyenlerin âkıbetleri hakkında bir örnek vermek, bir taraftan Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr edenlere güçlü bir uyarı yaparken diğer yandan da ona tâbi olanların mâneviyatını yükseltmektir. Elmalılı, 14. âyetin ‘bir üçüncüyle destekledik’ şeklinde tercüme edilen kısmını açıklarken şöyle bir yorum yapar: Asıl hedef temsil olduğundan, bunun bu surette ifade buyurulması risâlet-i Muhammediyye’nin şan ve izzetini temsilde sarih denecek kadar bir işaretle göstermek içindir. Yani ikinin bir üçüncü ile takviyesi Mûsâ ve Îsâ aleyhisselâmın, sonunda risâlet-i Muhammediyye ile ta’ziz ve takviyesini temsil ediyor. Önce Mûsâ ve Îsâ’yı göndermiştik, bunları tekzip ettiler, sonra da Muhammed aleyhisselâm ile bunlara izzet ve kuvvet verdik denilmiş gibi oluyor (VI, 4016). Muhammed Esed’in yorumu da bir yönüyle bu yorumla kesişmektedir; ancak o bu kıssanın tamamen temsilî olduğu; ‘şehir’in üç büyük dinin içinden çıktığı kültürel çevreyi, ‘üç peygamber’in Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ ve Hz. Muhammed’i, ‘iman eden kişi’nin de her dinde bulunan inanmış azınlığı simgelediği kanaatindedir (II, 898-899. Bu konuda bilgi için bk. Taberî, XXII, 155-162, XXIII, 1-4; Abdullah Aydemir, ‘Ashâbü’l-Karye’, DİA, III, 468-469; Ömer Faruk Harman, ‘Ashâb-ı Karye’, İFAV Ans., I, 166-167; ‘Habîbünneccâr’, İA, V/1, 9-10; Süleyman Ateş, ‘Habîb en-Neccâr, DİA, XIV, 373-374; elçiler ile şehir halkı arasında geçen diyalogda ve mümin kişinin çağrısında yer alan ifadelerin mâna incelikleri hakkında özellikle bk. Râzî, XXVI, 50-65). 19. âyette geçen ve lafzan ‘Kuşunuz sizinle beraberdir’ demek olan cümle Arap dilinde meâlde olduğu gibi, ‘Uğursuzluğunuz kendinizdendir’ şeklinde deyimsel bir anlam kazanmıştır (izahı için bk. A’râf 7/131; İbn Atıyye, IV, 450). 20. âyetin ‘şehrin öbür ucundan bir adam’ diye çevrilen kısmıyla, o memleketteki insanların ileri gelenlerinden biri mânası da kastedilmiş olabilir (Elmalılı, VI, 4017). 25. âyetteki hitabın peygamberlere yönelik olduğu kabul edilirse mâna şöyle olur: ‘Şimdi beni duyun da şahit olun, yarın âhirette O’nun huzurunda tanıklık edin.’ Şayet kendi toplumuna hitap olarak düşünülürse, ‘Ey kavmim! Gelin beni dinleyin de o elçilere uyun’ şeklinde anlaşılmalıdır. Bunu, gelecekteki insanlar da dahil olmak üzere duyma yeteneği olan herkese bu olaydan ibret alınması için yapılmış bir çağrı olarak da düşünmek mümkündür (Elmalılı, VI, 4019). 26. âyette yer alan ‘Cennete gir’ anlamındaki cümle genellikle iman ettiğini açıklayan kişiye verilmiş ilâhî bir müjde olarak yorumlanmış, bunun hemen imanını açıklaması veya şehit edilmesi üzerine söylenmiş olabileceği üzerinde durulmuştur (bk. Zemahşerî, III, 284; Râzî, XXVI, 60). 29. âyetteki ‘dehşet verici ses’ anlamına gelen sayha kelimesi ‘tek’ anlamına gelen vâhide sıfatı ile nitelenmiştir. Buna göre âyetin ilk cümlesinin lafzî karşılığı ‘(Cezaları) tek bir korkunç sesten ibaretti’ şeklinde olur. Fakat burada sesin sonuna kadar aynı şekilde devam etme özelliğine işaret bulunduğu için (İbn Âşûr, XXIII, 6), bu cümle ‘(Cezaları) korkunç bir sesten ibaretti’ şeklinde tercüme edilmiştir. Korkunç sesin mahiyeti hakkında burada bir açıklama bulunmamakla beraber, Kur’an’ın haklarında aynı kelimeyi kullandığı kavimlerle ilgili başka ifadelerinden hareketle bu cezanın yıldırım çarpması ve deprem olabileceği açıklamaları yapılmıştır; bazı müfessirler ise bunu Cebrâil’in çıkardığı bir ses olarak yorumlamışlardır. 30. âyetin başındaki ‘Yazık o kullara!’ şeklinde tercüme edilen ifadenin inkârcıların ilâhî azabı gördükten sonra üç peygamberi kastederek ve fırsatı kaçırdıklarını anlatmak üzere söyledikleri bir söz olduğu görüşü esas alınırsa (bk. İbn Atıyye, IV, 452) buna ‘Ah! O kullar nerede!’ gibi bir anlam vermek gerekir.YASİN SURESİ TEFSİRİNİN DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ…

Abone Ol:
Abone Ol

Yorumlarınızala Sitemize Değer Katın